Giriş yap все шаблоны для dle на сайте newtemplates.ru скачать
 
  • 00:28 – HOPA'DA FABRİKA KURULDU "halk üretiyor, halk işliyor, halk kazanıyor’." 
  • 17:07 – YÖREMİZE ÖZGÜ (Lazca) ARMUT FİDANI ÇEŞİTLERİ DİKİLDİ 
  • 19:23 – BATUM'DA POLİS İLE ÇATIŞTILAR 33 YARALI VAR 
  • 19:14 – 2017 AYDER FESTİVALİ NE ZAMAN YAPILACAK? İŞTE DETAYLAR 
  • 13:23 – LAZCA ÇANAKKALE TÜRKÜSÜ 
  • koltuk yikama


Lazca Konuşanlarla Mücadele Kolu

"1930'lu yillardan baslamak üzere Lazca gibi konusanlari sayica (daha) az dillerin veya yerel dillerin konusulma alanlari ev içiyle sinirlandirilmaya çalisilir. Bu konuda Manisa mebusu Mehmet Sabri Toprak'in 1938'de verdigi kanun tasarisi çarpici bir örnek olusturur. Bu tasari, Türk vatandaslarinin evlerinin disinda umuma açik yerlerde, her zaman Türkçe konusmalarini, aksi taktirde 1-7 gün arasinda hapis ve 10 ile 100 kurus arasinda para cezasini öngörüyordu. Bunlarin diplomalarina el konacak ve doktorluk, ögretmenlik ya da gazetecilik yapamayacaklardi. Ceza olarak toplanan paralarin bir bölümü de ihbarcilara ödül olarak dagitilacakti. Yine bu tasariya göre Türkçe bilmeyen Türk vatandaslari bir yil içinde ögrenmeye mecburdu. Yoksa, onlari Türk vatandasligindan çikartilmak bekliyordu.

Dönemin Antalya Mebusu Rasih Kaplan Meclis'te yaptigi konusmada sunlari söylüyordu: ‘... Bazi unsurlar pek arsizca hareket ederek Türk Milleti'nin diline hürmet etmiyorlar. Evlerinde istedikleri dili konusabilirler. Fakat umumi yerlerde... bir kisim Türk vatandasinin konustugu Türkçe degildir. Ey vatandas, eger Türk vatandasi isen Türk Dili'ne saygi göster. Karsindaki Türkleri rencide etme.'

Dil yasaklariyla ilgili olarak M. Recai Özgün'ün tanikligi oldukça ilginç:

‘... Otuzlu yillarda okullarda Temizlik ve Intizam Kolu, Kizilay Kolu ... gibi isimlerle çalisma kollari olusturuldu.... Bunlar arasinda ‘Lazca Konusanlarla Mücadele Kolu' diye bir kol daha vardi. Ben dördüncü ve besinci sinifta iken bir müddet bu kolun baskanligini yaptigimi hatirliyorum... Bu isi ... faydali olduguna inanarak yapardik. Çünkü talebeler de ögretmenler de Laz kökenli idiler ve Türkçeleri meramlarini ifade edemeyecek kadar bozuktu...'

M. Recai Özgün devam ediyor: ‘... Lazca Konusanlarla Mücadele Kolu'ndaki faaliyetlerime hiç anlam veremezdim. Çünkü okulda tamam, Lazca konusanlara ihtarimi yapardim, ama eve gelince, köye çikinca hiç Türkçe bilmeyen babaannem, dedem, komsuma hiç etkili olamiyordum. Hal böyle olunca, onlarla ben de Lazca konusuyordum. Yani görevli de suç isliyordu. Garip, yüzeysel bir kandirmaca. Bir çocugun iki yüzlü gelismesinde felaket etkili olacak bir uygulama. Ayrica onlara, ‘Lazca konusmayin' demek, ‘Siz hiç konusmayin' anlamina geliyordu. Çünkü Lazca'dan baska dil bilmiyorlardi. Böyle bir teklif, onlarin aklimizdan süphelenmelerini gerektiriyor ve saskin saskin gülmelerine vesile oluyordu. Bu çok büyük bir çeliskiydi. Çocuk ruhumda olusan bu çaprasik duygular, beni konunun nedenlerini anlamaya dogru iterdi, ama hiçbir izah tarzi da bulamazdim. Bu konudaki pozisyonumu iki yüzlülük imis gibi algilardim ve hatirladigima göre utanir ve sikilirdim...'

Yilmaz Avci'nin traji-komik anisi da söyle: ‘... Okullar açildigi gün ögretmenimiz okulda Lazca konusmayi yasaklamasi ile beraber bizim de en önemli iletisim kaynagimiz kesilmis oldu. Ancak teneffüslerde, ögretmenden uzak oldugumuz noktalarda kontrollü olarak Lazca konusabiliyorduk. Zira, Türkçe bize çok zor geliyordu. Tabii bu arada yakayi suçüstü ele verenler de mutlaka cezalarini çekiyorlardi. Yine bir gün teneffüse çikar çikmaz, hala oglu Muhammet'in, okulun önünde geçmekte olan bir ati görür görmez, iyi Türkçe bildigini bizlere ispat etmek istercesine ‘Aha, tskheni gelii!!! (Iste at geliyor) diye bagirmasiyla beraber, ögretmenin parmaklarini kulagina yapismasi bir oldu. Ögretmen, ‘Aha tskheni gelii, haaa!!!' diye bagirip bir tokat yapistirdi. Sonra bir ve bir daha... Bu olaydan sonra bizler de çaktirmadan Lazca konusabilmek için bir arayis içine girmistik... O büyük mücadele sonunda, ögretmenin galip geldigini söylemeye her halde gerek yok.'

Bugün kendisi bir ilkögretim okulu ögretmeni olan bir arkadasim, o döneme iliskin tanikligini söyle aktariyor: ‘Türkçeyle ilk tanismam, annemin beni elimden tutup kayit yaptirmak için okula götürdügü gün oldu. Bir odaya girdik. Annemin elini siki siki tutuyordum. Sonradan müdür oldugunu ögrendigim adam, bir seyler konusuyordu. Ben ise hiçbir sey anlamiyordum.

Artik siniftaydim. Siramda oturuyor, bir yandan da okul bahçesinde bekleyen annemi gözlüyordum. Siniftaki ögretmenin konusmasi yine benim bilmedigim bir dildeydi ve O'nu anlamiyordum.

Teneffüsler benim için oyun oynamak için degil, arkadaslarimla (Lazca) konusma ihtiyacini karsilayabildigim yegane zamanlardi.

Derslerin teneffüslerden sonraki ilk bes dakikasi dayak seanslari ile geçiyordu. Suçumuzun ne oldugunun bilincinde degildik. Sonralari anladik ki, suçumuz Lazca konusmakmis. Lazca konusanlarin isimlerini okulda kurulu olan Lazca Konusturmama Kolu görevlileri okul idaresine bildiriyordu. Bu görevliler, yasça bizden daha büyük olanlardi. Bütün günlerimiz ‘bu uygulamalarla' geçiyordu.

Bir süre sonra, dayak yememek için Lazca konusmamayi, yani susmayi tercih ettim. Baska bir dil, yani Türkçeyi bilmiyordum ve dolayisiyla da dersleri anlamiyordum. Tahtada yazili olanlari muntazaman defterime geçiriyordum. Ögretmen, basarili bir ögrenci oldugumu düsünmüs olacak ki, ikinci sinifa geçtim.

Ikinci sinifta yavas yavas Türkçe konusmalari anlamaya basladim. Aradan yillar geçti. Lazca konustugumuz için bizi döven ögretmenimizle ‘bu konu'yu konustum. Lazca Konusturmama Kolu diye ‘egitsel kol'un oldugunu ondan ögrendim.

‘Niye bizi çok dövüyordunuz, çok mu yaramazdik' diye kendisine sordugumda su cevabi verdi: ‘Hayir! Seni uslu bir çocuk olarak hatirliyorum.'

‘Sizden yedigim sopalari birbirine eklesem Bogaz'a üçüncü köprü olur.'

Ögretmenimiz, bugün güzel (!) Türkçe konusmamizi ‘bu uygulamalar'a bagliyor. ‘Basarili' oldugunu kabul etmek gerek!'

‘O dönem'de riskleri göze alanlar da görülür. Kimi taniklar, kimi Hoca efendilerin cemaatlarina Lazca vaaz verdigini, kimi taniklar da kimi ögretmenlerin her mahalleden bir çocuga düsecek sekilde ve aralarinda degistirmeleri sartiyla Lazuri Alboni (Lazca Alfabe) dagittigini hatirliyor.

Lazca konusulmasini önlemeye yönelik ‘tedbirler'le yetinilmez; ‘CHP'nin tek parti yönetimi', ‘Sovyetler Birligi Lazlari'nin yayimladiklari ‘Mç'ita Muruntskhi' (Kizil Yildiz' adli gazetenin Türkiye'ye sokulmasini da yasaklar.

‘CHP'nin tek parti yönetimi'nin, dil yasagina yönelik uygulamalari siyasi alanda da etkisini gösterir. Nihal Atsiz, ‘Vasiyetnamesi'nde yurttaslari hakkinda su ifadeleri kullanir: ‘... Ermeniler, Çerkezler, Kürtler, Abazalar, Bosnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Lezgiler, Gürcüler, Çeçenler, içer(de)ki düsmanlarimizdir.

CHP 9.Bürosu tarafindan Ikinci Dünya Savasi Yillari'nda hazirlanan raporu irdeleyen Ridvan Akar, Lazlara yönelik tasarilar hakkinda sunlari yaziyor:

‘... anadilleri Türkçe'den baska olan, ancak küçük gruplar halinde yasayan Müslüman yurttaslar konu ediliyor... Toplu halde yasadiklari için kendi dil ve geleneklerini muhafaza eden bu topluluklar potansiyel tehlike olarak aniliyor... Lazlarin sinir boylarindan iç kesimlere kaydirilmasi, toplu yasamalarina engel olunmasi, bunun mümkün olmadigi hallerde en zengin ve verimli köylerden baslayarak buralara yüzde elli oraninda Türk yerlestirilmesi ve okullar açilmasi öneriliyor...'

‘CHP'nin tek parti yönetimi', günlük hayati sürdürmeye yönelik ‘nafaka ekonomisi iliskileri'nin hakim oldugu Lazca'nin tarihsel konusulma cografyasi'nda ulusal sanayinin kapitalist üretim iliskilerini ve kurumlarini gelistiremedi. Yerel üretim iliskilerini tasfiye edemedi. Bu sebeple de dilsel ve kültürel farkliliklari dogal bir yok olus sürecine sürükleyemedi. Bunun yerine yerel üretim iliskilerini degil, ama, dilsel ve kültürel farkliliklari dogal olmayan bir yolla, yani resmi ideoloji ve resmi tarih tezleriyle ortadan kaldirmaya çalisti. Dogal olan bir yok olus sürecinin baslayabilmesi için 1950'li yillarin gelmesi, çay tariminin yörede yayginlik kazanmasi gerekecekti.

1970'li yillarda yöresel bir dergide yayimlanan bir makale, hem resmi ideoloji ve resmi tarih tezlerinin etkisini hem de yazarinin ruh halini gözler önüne sermesi bakimindan oldukça önemlidir. Bu makale, Rize'de Dil Sorunu basligini tasiyor:

‘Türkiye'de öteden beri çesitli diller yasamaktadir. Bunlardan biri de Rize'nin bazi kazalarinda hususiyetle Pazar, Ardesen, Findikli ve bir de Çoruh'un bir iki ilçesinde konusulanidir. Bu dile nedense Lazca ismi atfedilir. Lazca'nin mensei bizi ilgilendirmedigi gibi onun üzerine söz edecek de degiliz. Konumuzun ilisecegi husus bu dilin mahzurlari ve degersizligidir.

Yukarida yazdigim birkaç kazada bu dile Lazca denmesi zannederim ki o muhitte yasayanlara Laz lakabi verilmesinden ileri geliyor.

Lazca bundan öncesine kadar hemen hemen orada yasayanlarin ilk ögrendikleri, diger bir deyisle anadilleri idi. Daha yeni konusmaya baslayan çocuk süphesiz ki, Lazca kelime ve deyimler kullanacaktir. Çünkü ebeveyn ve muhitin müsterek lisani budur.

Çocuk suçsuzdur. Hangi terbiye altinda yetisirse o terbiye ile gelisir. Eger bu bapta kendine bir suç atfedilecekse haksizlik edilmis olur. O halde ebeveyn de kendi ebeveyni tarafindan ayni dil ögretisine maruz kaldigina göre suçu arastirmak dilin menseini arastirmak kadar derinliklere sürükler bizi. Burada bir suç islenmisse bu telafi edilmelidir... Evet Lazca'yi ana dili yapmak suçtur. Süphesiz ki bu suç hukuki degildir. Fakat içtimai bir suçtur.

Bugün bile ekseri köylerde (sahilleri istisna edebiliriz) alti yasini doldurup ilk okul ögrencisi olmak hakkini edinen her çocuk hemen hemen hiçbir Türkçe kelime bilmemektedir.

Böyle Türkçe kelimelerden yoksun bos kaliplar gibi okula gelen zavalli çocuklar zorlu bir sikinti içindedir. Yalniz birinci siniflarin mevcut oldugu bir köy ilkokulunda Türkçe'yi bilen yalniz tek kisidir. Tek kisi sadece Türkçe ögretip onlari yetistirme çabasindadir. Bereket ögretmenlerin de çogu bu adi geçen dili bilmekteydi. Lazca'yi bilmeyen bir ögretmenin yukaridaki tanimda olan bir ilkokuldaki manzarasini düsünün. Çocukla ögretmen arasinda derin bir anlamamazlik firtinasi kasirgasi esecek ve netice olarak da semere sifir olacaktir.

Burada ögretmenlerin bu kutsi çabalarini överek belirtebilirim. Onlarin ögrenci yetistirmek babinda ne kadar çok çalisip ne kadar güç sarf ettiklerini düsündükçe yüregimde beliren hürmet ve saygi duygulari tüylerimi ürpertiyor.

Ögretmen önce okulda, yolda ve evde bu dili konusmayi siddetle yasaklar. Konusanlari sikayet etmelerini tembihler. Konusanlara en agir müeyyideleri tatbik eder.

Fakat bütün bu tedbirler istenileni vermekten çok uzak düsmektedir. Çünkü bir kere bu dil çocuk üzerinde derin bir kök salmistir. Onu unutmasina ve Türkçe'yi layiki veçhile ögrenmesine hemen hemen imkan yoktur. Hayati boyunca da bunun acisini daima çekecektir...

O halde bu derece hiçbir sey demek olan ve üstelik zararli olan bu dil neden konusulsun? Onu konusup ana dile yapmak suç degil de nedir? Sonra hakiki Güzel Türkçe'yi ihmal etmek demek degil midir?

Öyleyse bu dilin kökünü kazimaliyiz. Diyeceksiniz ki dil bir havuç degildir ve kolay kolay bunun sonu getirilemez. Ama ben bunun aksini söylemekte israr edecegim. Zira bu dili ayakta tutacak hiçbir kaynak yok... maarif ile ailelerin elbirligiyle çalismalari yeter. Her aile en azindan ögretmen kadar kendi çocugu üzerinde dursa ve ona dogustan Türkçe'yi ögretse dava zamanla halledilmis olur ve çocuklar da bu acayip dilin serrinden kurtulmus olur.'

‘Rize'de Dil Sorunu' baslikli makalenin yazilip yayimlandigi yillarda bir ilkokul ögrencisi olan Selma Koçiva yillar sonra ‘o yillar'a iliskin tanikliklarini söyle aktariyor:

‘... ilkokula basladigimda, henüz hatirlarim, benzer yokluklara biz de katlaniyorduk. Özellikle Türkçe bilmemenin ve egitimin Lazca olmamasindan dogan komiklikler. Çocukluk arkadasim Aysel'le okumayi sökmüs olmaliyiz. Bir gün, anlamini bilmedigimiz kelimeleri okuyup Aysel'in babasina sorardik. O da bize okuduklarimizin Türkçe karsiligini söylerdi.  Türkçe bilmemenin sikintisi okulda Lazca konusma yasagiyla pekisirdi. Ama her çocugun basinda bekleyemezdi ‘yabanci' dedigimiz, Laz olmayan, çogu Orta Anadolu kökenli ögretmenler. Teneffüs zili çalar çalmaz dilimizin bagi çözülür, Lazca konusurduk. Ispiyoncu ve ihbarci çocuklarin ikazlarina aldiran yoktu. Çocukluk arkadaslarimi hâlâ ayni canlilikla hatirlarim, sevkle Lazca konusmalarini, ince seslerinin yankilandigi su degirmenindeki annelerinden ögrendikleri uzun Lazca agitlari...

... Lazca bilmenin, Türkçe'ye hakim olamadan bir okula devam ederken karsilasilan zorluklari anlatiyordu. Bir ara, ‘okula giderdik de her anlatilani öyle anlamazdik. Ögretmenimiz Pehlül Bey'in bize, kapilari siki siki kapatip dersi Lazca açikladigini bilirim. Pehlül Bey de Lazdi. Çok iyi Lazca konusurdu, ancak bizimle konusmazdi. Çok zorda kalirsa, çocuklar dersi anlamazlarsa Lazca konusurdu. Çok kisa bir süre ve sesini alçaltarak...' ”

 (Dogu Karadeniz'de Resmi Ideolojiler Kusatmasi, Ali Ihsan Aksamaz)




Yorum Yaz
Sosyal Ağlarımız
  • Facebook
  • Twitter